1. Ana Sayfa
  2. Kimdir
  3. Mehmet Kaplan Kimdir?

Mehmet Kaplan Kimdir?

   

       Adı Soyadı              :  Mehmet Kaplan

       Ünvanı                    :  Sanat ve İlim Adamı

       Mesleği                   :  Türk Edebiyatı Profesörü

       Doğum Tarihi/Yeri    : 5 Mart 1915, Sivrihisar

       Ölüm Tarihi/Yeri       : 23 Ocak 1986, İstanbul

   1915 yılında Sivrihisar’da fakir bir ailenin çocuğu olarak dünyaya gelen Mehmet Kaplan, türlü güçlüklerle Eskişehir’de ortaokulu ve liseyi bitirdikten sonra İstanbul’a gelmişti. Öğretmen olmak istiyordu. İstanbul Üniversitesi Türk Dili ve Edebiyatı bölümüne bu amaçla girdi. Prof. Fuat Köprülü, Prof. Ali Nihat Tarlan, Prof. Reşit Rahmeti Arat gibi Türk kültürü ve edebiyatının ünlü bilim adamları ona hocalık ettiler. Derken şair ve edip Ahmet Hamdi Tanpınar, Fakültede Yeni Türk Edebiyatı kürsüsü kurunca, yeni mezun olan Mehmet Kaplan’ı asistan olarak aldı. 1940 yılından 1962 yılına kadar Ahmet Hamdi Tanpınar’la birlikte çalışan Mehmet Kaplan, bir yazısında şöyle diyordu: (itiraf edeyim ki, Ahmet Hamdi Tanpınar’ı bütün hocalarımdan üstün buldum. Tanpınar ölümünden sonra da eserleriyle bana ve öğrencilerime rehberlik etmiştir. Ben onda dostluk sanatkarlık ve zengin kültürün büyük bir örneğini gördüm … )

       Mehmet Kaplan, İstanbul Edebiyat Fakültesi’nde 1946 yılında doçent, 1952 yılında da profesör olmuş, 1958 yılında Atatürk Üniversitesi kurucu hocaları arasında yer almıştı. Hocası Tanpınar’ın 1962 yılında ölümü üzerine onun kürsüsüne getirilmiş, 1983 yılında emekliye ayrılışına kadar bu kürsünün ve “Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü”nün başında kalmış, yüzlerce öğrenci -yetiştirmiştir. Bu arada Paris’te ve Londra’da birer yıl kalmış, üniversitelerde seminerlere katılmış, ilmi araştırmalarını yapmıştır. 1983 yılında Cumhurbaşkanı Kenan Evren tarafından Atatürk Kültür, Dil ve Tarih Yüksek Kurulu üyeliğine seçilmiş 23 Ocak 1986 günü aramızdan ayrılmıştır.

 

        Mehmet Kaplan, 1940 yılından ölümüne kadar dopdolu 46 yıl, Türkiye’nin en seçkin kültür, edebiyat ve sanat dergilerinde birbirinden güzel, öğretici, uyarıcı ve aydınlatıcı makaleler yazmış, tam anlamıyla yarım yüzyıla yakın bir dönem Türk gençliğine, yetişmekte olanlar ve yetişkinIere “aydınlık” olmuştur. O, üniversite kürsüsünde sınıfını dolduran yüzlerce ve daha yüzlerce öğrenciye hocalık görevini yaparken, üniversite duvarlarının dışında memleketin öz kültürünü, milli edebiyatını kalemiyle dile getiren, araştıran, değerine değer katan, ayrıca devlet kuruluşlarında fikirlerine sık sık başvurulan, pek çok kültür ve eğitim komisyonlarının başkanı veya üyesi olan nadir ilim adamlarımızdan biridir. Tevfik Fikret ve Namık Kemal (1948) incelemelerinin dışında, Şiir Tahlilleri (1958-1965), Hikaye Tahlilleri (1981), Tıp Tahlilleri (1985), Tanpınar’ın  Şiir Dünyası (1983), Nesillerin Ruhu (1967), Büyük Türkiye Rüyası (1969), Köroğlu Destanı (1973), Cumhuriyet Devri  Türk Şiiri (1973), Yeni Türk Edebiyatı Antolojisi (1976),Liseler İçin Edebiyat I, II, III (1976-1978), Edebiyatımızın İçinden. Kültür ve Dil (1982), ayrıca arkadaşları ile birIikte, Devrin Yazarlarının Kalemiyle Milli Mücadele ve Gazi Mustafa Kemal (1981), Atatürk Devri Fikir Hayatı (1981),Atatürk Devri Türk Edebiyatı (1982), Oğuz Kağan Destanı (1979) daha başka eserleri yüzlerce makalesi, Mehmet Kaplan bunlarla bir âbidedir.

Hikaye Tahlilleri’nde, Yakup Kadri Karaosmanoğlu’nun  ” Bir Şehit Mezadı” isimli hikayesini değerlendirirken şöyle der: ” Bir şehit mezadı” , ” Şeftali bahçeleri”nden çok farklı bir hikaye. Burada hayali değil ölüm, zevk değil ızdırap bahis konusudur. Yazar. duyuları değiI, duyguları ve düşüncüleri anlatıyor. Duygular bize hayatın ve gerçegin sathını  verirler. Bunlar eğer ” Şeflali bahçeleri”nde olduğu gibi zevkli iseler, duyguları ve düşünceleri uyuştururlar ve insanları hayvan seviyesine indirirler.

       İnsanları ahlak ve değer hükümlerine bağlı duygular, düşünceler ve hareketler uyandır. Tanrı, hak, hürriyet, vatan gibi duyu organlarına hitap etmeyen kavramlar insanları, insan yapar. Tarihe bu nevi kavramlar şekil verir.

      “Bir şehit  mezadı” hikayesi, bu bakımdan, ” Şeftali bahçeleri”, ile değil, yine yüce duygu ve düşüncelerin söz konusu olduğu “Başını vermeyen şehit” ile karşılaştırılırsa, manası ve yapısı daha iyi anlaşılabilir.

      Önce iki hikaye arasındaki zaman ve mekan farkını be­lirtelim. “Başını vermeyen şehit” hikayesi, Osmanlı Devleti’nin “İlây-ı-Kelimetullah” için dünyayı fethe çıktığı bir devre aittir. Bu devirde fetih ve gaza, insan hayatına toplan hakim olan İslamiyet’in bir parçasıdır. O devir insanı  için değerli olan, içinde yaşanılan dünya değiI, varlık ötesi, Tanrı ve Ahirettir. İstiklal savaşına katılan Mehmetçikler ve subaylar da kutsal değerlere inanırlar. Fakat onların duyguları ” Başını vermeyen şehit” teki kahramanlıklarındaki kadar saf ve bütün değildir. Para, kadın ve yaşanılan günlük hayatın alelade gerçekliği onları eskilerden ayırır.

       Yakup Kadri’nin, hikayesinde şehide ait eşyaların kahvede haraç-mezat satılışı, İnsanı isyan ettirecek çok çığ bir gerçekçiliğin ifadesidir. Subaylar, bu eşyaların ölen şehitlerin kutsal bir hatırası olarak değil, pars ile değiştirilebilecek bir “meta” gözü ile bakarlar. Bu devir, eşya ile insan arasındaki derin bağlantının unutulduğu, her şeyin para ile ölçüldüğü bir devirdir.

Kutsal duygularını muhafaza eden yazar, subaylara sorar: ‘  Bu eşya niçin olduğu gibi şehidin ailesine gönderilmiyor?” Verilen cevap şudur: “-Bu şehitlerin çoğunun ailesi İstanbul’dadır: bir bavulun, bir sandığın veya bir yatak bağının buradan oraya gitmesi için herhalde içinde’ki eşya bedelinden fazla bir masrafa ihtiyaç vardır. Bu masrafa kim verecek? Bunun nakli ile kim uğraşacak? En iyisi eşyaları burada salıp parasını sahibine gönderivermektedir.”

       Bu cevap insana hatıralar,, kutsal değerlere karşı korkunç bir lakayıtlığın ifadesidir. Fakat bunu içinde bulunulan durum ile açıklamak ve mazur görmek mümkündür. İki muharebe arasıdır. Boş vakitlerini haraç-mezat gibi meşgalelerle geçirmeğe çalışan subaylar, az sonra ateş hattına girecekler ve onlar da ölen arkadaşları gibi şehit olacaklardır. Bu devirde İstanbul ile Ankara arasında normal bir posta münasebeti olmadığı da düşünmek lazımdır.

       Her an mevzi değiştiren ordunun, şehitlerin eşyalarını taşıması ve ailelerine göndermesi pek mümkün değildir. Savaşın zaruretleri insanları gerçekçi yapar. Hikayede anlatılmak istenen fikirlerden biri de budur. Yakup Kadri destan yazmayı, gerçeği araştırır. Fakat gerçek, ille de alçalmak demek değildir. Gerçekçi olarak da kutsal değerlere bağlanmak mümkündür.

Kaplan, Kültür ve Dil adlı eserinde şöyle der:

      Anadolu’da terbiye müesseseleri olan medrese, tekke ve çarşıdan eski Türk medeniyetini kuran binlerce ilim, şeyh ve usta yetişmiştir. Onların ne kadar büyük bir itina iIe yetiştirildikleri, bıraktıkları eserlerden bellidir. Onlar, maddi ve manevi sahada ulaşılması çok güç bir güzellik ve olğunluğa erişmişlerdir. Anadolu Türk Medeniyeti’ni yaratan bu insanların maalesef yakından tanımıyoruz. Zira onları tanımak bir kültür meselesidir. Bir Fatih’i, bir Baki’yi, bir Sinan‘ı, Bir Dede Efendi’yi bilmek başlı başına bir ihtisası gerektirir. Fakat daha önce de söylediğimiz gibi onları tanımakla pek çok şey kazanırız. En azından kendi milletimize güvenimiz artar. Zira biz gerçekten büyük bir kültür ve medeniyet yaratmış bir milletiz.

Bir milletin yetiştirmiş olduğu büyük kahramanlar, din adamları, şairler, mimarlar, ressamlar, musikişinaslar, devlet adamları, hatta olgun vatandaşlar, ustalar, zanaat erbabı da onun milli kültürüne dahildir. Keza bir milletin büyük adamları ve sade vatandaşları da onların yarattıkları eserler gibi tanınmaya kazanmaya ve çoğaltılmaya değer varlıklardır.

Son güncelleme :

    Yorum Yap